Venedik, 2014 ve 2020


2014 yılında ilk İtalya seyahatimi Eylül ayının sonunda Venedik’e yapmıştım. Üç günümü bu güzel şehirde geçirmiştim. Goethe’nin bile seyretmeye doyamadığı şehirde.


Bundan 6 yıl öncesinde Venedik bu kadar kalabalık bir şehir değildi, gezerken sokaklarında rahatça, ferah bir şekilde yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Akşamüstü San Marco Meydanı’na sindire sindire bakabilmenin, sıkışık olmayan vaporettolarda bir nebze iyotlu sonbahar rüzgarını tenimizde hissedebilmenin keyfini çıkarmıştık. Ben 2014 yılından böyle bahsediyorsam, eminim Goethe Venedik’in keyfini epeyce sürmüştür.




Bundan 6 yıl sonra ani bir kararla, babamın da gelmesini bahane bilerek yeniden gitmeye karar verdik. Bu sefer şu meşhur Venedik Karnavalı’nı görecektik.


ÖBB trenindeki yataklı vagonumuz

Augsburg’dan ÖBB’nin yataklı gece treni ile yola koyulduk. Yolculuk aslında hiç de beklediğimiz gibi geçmedi. Sanırım hayalimizdeki yataklı vagon bambaşka bir şeydi. Gürültüden ve soğuktan gözümüze uyku girmedi. Fakat sabah olduğunda uykusuzluğumuzu unutturacak harika bir manzara ile uyandık. Karşımıza Dolomitleri almış kahvaltı ediyorduk. Sanırım bu yolculuğu da çekilir kılan tek şey bu ve tabi Venedik’e varış sahnesi. Trenle sık sık yolculuk yapıyorum, hiçbir şehir Venedik kadar güzel karşılamıyor.

                                                         
                                                            Trenden Dolomit manzaraları

St. Lucia istasyonuna vardıktan sonra babam San Simeneo di Piccolo’ya karşı bir sigara yakıyor. Bize de saat sabahın 8’i kalabalığını seyretmek düşüyor. Martılar, güvercinler, turistler herkes bir koşuşturma halinde. Kimisi vaporettoya bir bilet alma, kimisi ise hafızasına sığdıramadığı bu güzel sabah manzarasının fotoğrafını çekme derdinde. Fakat bu şehrin esas sahipleri kuşları. Bizim göremediğimiz başka bir Venedik görüyorlar.




Kalacağımız eve gitmek üzere vaporetto no: 4.1’e biniyoruz. Ve şehir bize kocaman bir günaydın diyor. Kanalların arasından kıvrıla kıvrıla kendi istasyonumuza ulaşıyoruz. Bunu fotoğraflara bakarken fark ediyorum, kalacağımız evin sokağı aslında 6 yıl önce geçip bir fotoğrafını çektiğim sokak. Yine fark etmeden bu anı babamın fotoğrafını çekerek ölümsüzleştiriyorum.


Kalacağımız evi buluyoruz ve derhal kahvaltıya koyuluyoruz, ve tabi biraz da şekerleme. Fakat evin manzarası bir harika. Venedik’i daha önceden hiç böyle görmemiştim. Yukardan bu şehir bir başka güzel. Camdan içeri vaporettoların, teknelerin korna sesleri geliyor. Kaldığımız yer sanırım Venedik’in en sakin yerlerinden biri. Camları açıp içeri giren güneşin keyfini çıkarıyoruz. Kaldığımız yer: Coral Loft. Olur da burada kalırsanız tek gecelik rezervasyon kabul etmiyorlar. Bunu size siz rezervasyon yaptıktan iki hafta sonra haber verip, iptal etmenizi isteyebiliyorlar. Dikkat! Ben bu durumu Booking.com ile görüşüp hallettim. Size de bu yolu izlemenizi tavsiye ederim.





Artık dışardaki güruhla savaşmaya hazırız. Hazırlanıp kendimizi Venedik sokaklarına atıyoruz. İstikamet San Marco. Köprüler, gondollar, güneş, kuşlar, mis gibi kahve kokusu, restoranlardan gelen pizza kokuları, Venedik’in kendine has lağım ve rutubet kokusu bizlere sokaklarda eşlik ediyor. Her türlü detayı elimden geldiğince hafızama kazıyor ve fotoğraflamaya çalışıyorum.





Aqua altadan korunmak için kapı önlerine özel yaptırılmış levhalar bu yürüyüşte özellikle göze çarpıyor.


İlk durağımız Calle Giazzo’daki Rosa Salva pastanesi. Çay ve kahve içip içimiz ısınsın istiyoruz. İçerisi turistten çok yerlilerle dolu. Ayaküstü kahve içip gitmeye çalışanlar, tatlılardan satın almak isteyenler...Biz çay ve kahve içip kalkıyoruz. Malum şubat ayı, gölge üşütüyor.Fakat sanırım burda kimse çay içmiyor. Çayların tadı bile kalmamış. Tatlılara bir göz kırpıp ayrılıyoruz.
Biraz devam ettikten sonra karşımıza Calle Lunga Santa Maria Formosa’daki Libreria Acqua Alta çıkıyor. Şu meşhur mutlaka görülmesi gerek denilen kitapçılardan biri Avrupa’da. Hatta Atlas Obscura kitabında bile var. Peki neden bu kadar önemli ve adı neden Acqua Alta? Adını Venedik’in meşhur yükselen sularından alıyor. İçeri girdiğinizde gördüğünüz manzara yüzmeyi öğrenmiş, duvar kenarlarında üstüste dizilmiş kitaplar ve ortada koca içi kitaplarla dolu bir gondol ve bir kedi. İçeriyi seyretmekten ve malum İnstagram kalabalığından kitaplara bakacak çok da vakit bulamadık. Döndüğümüzde duvarımıza asacak birkaç karpostal alıp çıkıyoruz burdan.





Rialto Köprüsü’ne doğru Per Rialto yazan yol işaretlerini takip ederek ilerliyoruz. Amacımız bu sefer müzeleri gezmek değil. Zaten geçen sefer de gezememiştik. Bu şehrin kendisi bir müze. İçimizi ısıtan güneşin keyfini çıkarıyoruz. Turist kalabalığının arasından sıyrılarak Rialto üzerinden bir süre şehri seyrediyoruz. Deniz ve insan trafiği var burada. Bu köprüden daha açık görülüyor. Sağ tarafımdaki ‘Stop mafia Venezia e sacra’ brandası hala duruyor mu diye kontrol ediyorum. Evet duruyor! Burda mafiaya atfedilmek istenen aslında hala aktif olan ünlü mafya ‘Mala del Brenta’. Bu konu hakkında buradan daha fazla bilgi edinebilirsiniz.


İnsan trafiğini aşarak kaldığımız yere geri dönüyoruz. Evimize yaklaşırken içinde çok eski matbaa makinelerinin olduğu bir dükkan keşfediyorum. Biraz daha dikkatli bakınca bu dükkanın aslında Gianni Basso Stampatore olduğunu fark ediyorum. Normalde bir yerlere gitmeden önce Google Haritalarda kendime o şehirde gideceğim yerlerin listesini yaparım. Fakat bu seyahatte bu sefer hepsini denemek gibi bir şansım olmadı. Bazıları ise bu bahsettiğim dükkan gibi tesadüfen karşıma çıktı. İçeri girdim. Babamla eşime bekleyin dedim. Biraz zamanda yolculuk yapacaktım. 18. Yüzyıldan kalma makineler, bu dükkan bir müze sanki. Siparişe hazırlanan Exlibrisler, kartvizitler, davetiyeler. Gianni bize kısa bir sürede her şeyi anlattı. Kendisini Venedik'in Gutenberg'i olarak tanımlıyor. Baba mesleğini oğluna da öğretmiş. İkisi birlikte gelen siparişleri hazırlıyor. Tabi benim aklımda bir Exlibris siparişi vermek var. Hayır damga değil, en eski haliyle baskı halini istiyorum. Çünkü Gianni burada orijinalini yapıyor. 100 adet sipariş verip, ertesi gün görüşmek üzere ayrılıyoruz. Ertesi gün döndüğümde siparişim hazır. Bu makinelere elektrik değmiyor, hepsine insan eli değiyor. Gianni Exlibrislerimi bana takdim ettikten sonra yan tarafa geçiyoruz. Çünkü orayı bir müzeye dönüştürmüş. Gianni San Lazarro Adasındaki Ermeni Manastırında bir süre çırak olarak kendini yetiştiriyor. Bu dükkanda üç adet baskı makinası ve bazı ahşap damgalar bu manastırdan gelmiş. Fakat geçtiğimiz kış olan acqua alta ile bazı makinalar zarar görmüş. Umarız bir daha olmaz sevgili Gianni. Bir fotoğraf çektirip oradan ayrılıyoruz.







O akşam evimizin yakınlarında bir restoranda yemek yedik. Venedik yemek ve hizmet konusunda çok iyi diyemem. Güzel yemek için epeyce araştırma yapmanız ve rezervasyon yapmanız gerekiyor. Ben buraya yine de kendime hazırlamış olduğum Google Haritalar listemi bırakıyorum.

Ertesi gün ilk kaldığımız evden ayrılıyoruz. Şansımıza ev sahibi valizimizi evde bırakabileceğimizi söylüyor. Biz de bunu fırsat bilerek hemen yakınımızda olan iskeleden biletimizi alıp Murano adasına gidiyoruz. Yolculuğumuz sadece 9 dakika sürüyor. Murano Adası cam yapımı ile ünlü her yer ışıl ışıl cam süslemeleri ile dolu. Evet Burano gibi rengarenk evleri yok Murano’nun ama sanki Venedik’te yorulan zihinleri dinlendirmek için ilaç gibi. Vendikliler her ne kadar çok turist istemeseler de, hayatlarını sanki buna göre şekillendirmişler. Her yer turistler için hazırlanmış. Kendileri sanki başka yerde yaşıyor izlenimi bıraktı bende.


Karnaval zamanı kiliselere maske ile girmek yasak


Venedik'te kuşları beslemek yasak, bu yüzden ceza bile alabilirsiniz


Kaldığımız ilk evin sahibi çöpümüzü kendimiz atmamızı söyledi. Venedik'te yarım saat çöp aradık.



Murano’da uzun bir arayış sonrası adanın ortasına doğru ilerleyerek karnımızı doyuracak güzel bir esnaf lokantası buluyoruz. Ve tabi ki burada kredi kartı geçmiyor. Bara asılmış ‘today no credit card’ kağıdı sanırım orada en az beş yıldır duruyor. Bunca gölge yeter diye düşünüp dümeni yine güneşe doğru çeviriyoruz. Yavru martıların sesiyle ve Venedik’i karşıdan seyrederek kahvelerimizi yudumluyoruz. Çok da geç olmadan kalacağımız diğer eve doğru yola çıkmak istiyoruz. Valizlerimizi ilk kaldığımız evden alarak yürümeye koyuluyoruz. Şu upuzun alışveriş caddesinden geçiyoruz Venedik’in. Gözüme takılanları not ediyorum ki bir sonraki gün gelip hepsini gezeceğim.









Getto’da bulunan evimize vardıktan sonra tatilimizin kalitesi bir anda değişiyor. Bu evi de Booking.com üzerinden rezervasyon yaptığım halde, ev fotoğraflarda göründüğü gibi değil. Buz gibi ve pis bir ev. Booking ile uzun telefon konuşmalarım sonucu ve ev sahibi ile yaşadığım saçma sessizlikten sonra, ki kendisi ile hiç tanışmadık, Booking’ten bir nebze sinirimi yatıştıracak bir hediye çeki alıyorum. Sadece çek değil büyük bir ders de alıyorum elbet. Booking sitesinde o puanlar boş yere verilmiyor. Yorumları mutlaka okuyun. Planet Apartments’ta da kalmanızı asla önermiyoruz. Bu arada eğer kaldığınız evden veya otelden memnun değilseniz Booking çalışanları ile hemen iletişime geçip paranızın iadesini alıp, hatta onların sizin için yeni bir yer ayarlamasını sağlayabileceğinizi biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum, bu seyahatimde öğrendim.



Getto’ya girmemiz ile birlikte Venedik gözümüze daha farklı geliyor. Başka bir yüzyıldayız sanki. Evimizin aşağısındaki, Getto’nun iki kapısından birinin yanındaki Gam Gam 'da yemek yemek istiyoruz fakat o akşam Şabat akşamı olduğundan sadece cemaat üyelerine yemek veriliyor. Boynumuzu bükerek bir sonraki akşam için rezervasyon yaparak başka bir restoran arayışına giriyoruz. Fakat bu arada Getto Vecchio’da sanki bayram havası var. Yahudilerin şabatlarını kutlamalarını uzaktan seyrediyoruz.

Bu vesileyle burdan okuduğum kaynakların da yardımı ile Getto’nun nasıl oluştuğundan bahsetmek istiyorum biraz. 1492’de İspanya’da Engizisyon Mahkemeleri’nin baş göstermesi ile Avrupa’ya İspanya’dan ve Portekiz’den birçok yahudi göç etmeye başladı. Bu elbette diğer Yahudileri de harekete geçirdi. Çünkü büyük miktarda sığınmacının gelmesi demek, genellikle geniş çapta yeni ihraçlara yol açılması demekti.

Fakat Yahudiler 10. Yüzyıldan beri önemli bir ticaret merkezi olan, genellikle Yahudilerin yerleşmesinin olağan karşılandığı Venedik’te isteksizlikle karşılanmışlardı. Önce Guidecca’da sonra da Mestre’de yaşamaya zorlandılar. Hatta yuvarlak sarı bir işaret, sarı bir şapka sonra da Venedik Taciri filminden de hatırlayacağınız gibi kırmızı bir şapka takmaya zorlandılar. Bu sayfada detaylı bilgiyi bulabilirsiniz. Fakat hep Venedik dışında yaşamaya zorlanmalarına rağmen yaşam şartları gayet iyiydi. Yüksek vergiler ödeyerek ekonomiye katkıda bulunuyorlardı. Öyle ki ödedikleri kiralar ayrıydı ve her sene zam yapılyordu, adı da Condotta idi.

Peki Venedik’e nasıl yerleştiler? 1509 yılında Cambrai Ligi güçleri Venedik ordusunu bozguna uğrattı ve terra firma denilen ana kıtadan yani Yahudilerin yaşadığı şehirlerden (Mestre ve çevresi) panik halinde adalara bir kaçış başladı. 5000’den fazla İspanya ve Portekiz Yahudisi artık Venedik’te idi. Bunu takip eden yıllarda halk bu duruma isyan etti ve 1515’te Yahudilerin kentin ücra bir köşesinde yaşamalarını buyuran bir ferman ilan edildi. Amaç Yahudileri Getto Nuovo’ya yerleştirmekti. Burası eski bir top dökümhanesiydi. Bu dökümhane yüksek duvarlar ile çevrildi ve dışarıya bakan pencerelerin çoğu tuğla ile örüldü. Demin bahsettiğim Gam Gam Restoran’ın hemen yanındaki giriş kapısında ve diğer taraftaki kapıda toplamda 4 adet Hristiyan nöbetçi bekliyordu. 6 nöbetçi ise sahil güvenlikten sorumluydu. Bu nöbetçilerin maaşlarını Yahudi Cemaati ödüyordu. Gündüz işlerini yapmalarına izin veriliyor gece olunca ise kapılar kapatılıyordu. Bazılarının tıp okuluna gitme fırsatı olmuştu. Yeni Getto’da genellikle Alman kökenli (Nation Tedesca) Yahudiler yaşıyordu, borç para verme yetkisi sadece onlarda idi. Bundan tam 26 yıl sonra Doğu Akdeniz’den gelen Yahudiler eski dökümhaneye yani ‘Getto Vecchio’ya yerleştirildiler. 1633’te Getto daha da genişleyerek Getto Novissimo oluşturuldu. Yani toplamda 98.244 kişilik Venedik nüfusunun 2.412’si Yahudi idi. Bu arada Venedik’in şimdiki nüfusu ise bundan tam 100.000 kişi kadar fazla.
Peki Yahudiler ikinci sınıf insan olmaya ve yüksek vergiler ödemeye neden katlandılar? Çünkü Getto onlara koruma ve konfor sağlıyordu. Kültürel yaşamlarına devam edebiliyorlardı. Bu alınan kararların sürekli değişmemesi onlar için önemliydi. Belirsizlik sorunlara yol açıyordu. Zamanla üç ayrı etnik gruba bölündüler. İspanya’dan gelen Sephardiler, Türk tebaası olan Levantenler, ki bunu araştırırken bu güzel sayfaya denk geldim, Alman kökenli Nation Tedesca Yahudileri. Tüm baskılara rağmen Venedik Gettosu neşe içinde yaşıyordu. Bu arada okuduğum kaynakta bahsedilen ilginç bir bilgi Gettoda hiç müzik aletinin olmamasıydı. İnsanlar ellerini ve ayaklarını kullanarak müzik yapıyorlardı. Müzik şarkılarda ismin tekrar edilmesi ile Tanrı’nın tek olduğu fikrinden caydıracağı için yasaklanmıştı. Gettoda gece yaptığımız yürüyüşte gördüklerimiz bizi oldukça etkiledi.


Bana Gettonun güzel hediyesi... güzel bir an


Ertesi sabah Gettodaki evimizden ayrılıp valizlerimizi tren istasyonuna bırakıp gezme planımız için yola koyulduk. Tren istasyonunda valizinizi bırakabileceğiniz tek bir yer var. Fiyatı da gayet uygun ve güvenli. Dikkat etmeniz gereken tek şey görevlinin sizin yerinize hesaplamaması ve ücreti sonradan teslim alırken ödemeniz. Görevli bize ücreti fazla söyleyerek yanıltmaya çalıştı fakat dönüşte ödediğimiz miktar bizim bile hesapladığımızdan azdı.

Valizlerimizi bıraktıktan sonra Venedik’e hoşçakal demek üzere son yürüyüşümüzü yaptık. Strada Nova Caddesi üzerinde birkaç hediyelik alışverişimizi hallettikten sonra kapanışı vegan pizza ile yaptık. Bu cadde üzerinde bolca yemek seçeneği bulabilirsiniz. Fakat gezerken dikkatli bakmanızı öneririm. Sinemadan ve tiyatrodan bozma süpermarketleri, tuhafiyecileri bakalım siz de bulabilecek misiniz?

Tiyatrodan bozma bir süpermarket



Bu yol üzerinde ayrıca 2 euroya 2 dakikalık gondol sefası sürmek de mümkün. Benim diğer gondollar için verecek 80 eurom yok derseniz, en azından bunu deneyebilirsiniz.



Bu arada farkettiyseniz şu meşhur karnavaldan hiç bahsetmedim. İtiraf edeyim diğer konulara dalıp unuttum. Elbette ki bu seferki Venedik seyahatimizi farklı kılan bir detaydı Venedik Karnavalı fakat yürümekten ve seyretmekten yorulmuş olacağız ki verilen konserleri ve diğer etkinlikleri görme fırsatımız olmadı. Sabah erkenden kalkıp gondollara binen maskeli kostümlü insanların  biraz ürpertici bir manzara yarattıklarını duymuştum fakat bu sefer malesef onları görmek mümkün olmadı. Bunun için elbet sabah saatlerinde yollara düşmenize gerek yok. Tüm gün boyunca bu insanlarla fotoğraf çektirebilir veya bizim yaptığımız gibi Campo S. Zaccaria Meydanında bir yere oturup salına salına yürümelerini seyredebilirsiniz.



Karnaval zamanı yerlere atılan konfetiler









Venedik Karnavalı 1268 yılından beri baharın gelişini kutlamak amacı ile 40 gün süre ile kutlanıyor. Bu sene Corona virüsü sebebiyle daha kısa sürdü. Şu anda San Marco Meydanı’nda kuşlar dolaşıyor.
Biz Karnavalın iptal olduğu haberini tren yolundayken aldık. Bir anda insanların yüzünde bir değil iki adet maske belirmeye ve kalabalık yavaş yavaş azalmaya başladı. Tabi bizim Corona maceramız bununla kalmadı. Şu meşhur Brenner’da yani Avusturya ve İtalya sınırı arasında bekletilen tren içerisinde biz de vardık. Burdan bu seyahati güzelleştiren, o kadar saat yollarda beklememize ve gidişimizin de bir o kadar maceralı olmasına rağmen hiç sesini çıkarmayan ve neşesini eksik etmeyen babama bu kadar tatlı bir yol arkadaşı olduğu için burdan teşekkür etmeyi bir borç bilirim.


Ne olduğunu anlayamadığımız örülmüş duvarlar


Venedik’te yapamadan döndüğüm için üzgün olduğum tek şey Galleria della’ Accademia’ya gidip canım tabloları görememiş olmak. Listeme aldığım güzel restoranları ve müzeleri bir dahaki sefere diyerek Venedik yazıma burda bir nokta koymak istiyorum.

Bu tatil sebebiyle işe gidemediğim ikinci haftamdayım. 14 günlük kuluçka süresi geçtikten sonra evden çalışmak zorunda kalmayacağım. Hepinize sağlıklı, coronasız günler diliyorum.  Olur da bahsettiğim yerlere giderseniz burada yorumlarda paylaşmanız beni çok mutlu eder.

Keyifli gezmeler!        


Kaynakça:

Yahudi Tarihi, Paul Johnson, ISBN 9756742089
Italienische Reise, Goethe, ISBN: 978-3-7175-2490-8


Yorumlar

  1. Ne kadar güzel bir yazı bu böyle. Muhteşemdi gerçekten.

    YanıtlaSil
  2. Emeğinize yüreğinize kaleminize sağlık gerçekten çok güzel anlatmışsınız İnşallah bir gün gitmek nasip olur yazılarınız devamını bekliyoruz Tebrikler

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yeni bir dil öğrenmek üzerine bir yazı

4 dil 1 bavul